Ipek Yeginsu
  • Home
  • About
  • Artworks
  • Curating
  • Texts
  • Contact
Picture

10.03.-10.12.2020, Swissôtel The Bosphorus, İstanbul

Doğanın nimetlerini, önce dişiliğe atfetti insan.
Toprak Ana’ya adadı en içten yakarışlarını.
Tanrıçaların hüküm sürdüğü kadim diyarlarda
El üstünde tuttu kadını, çağlar boyunca.

Sonra unuttu kadın, sahip olduğu sonsuz cevheri.
Aklı sezgiyle buluşturan o muhteşem zihnini,
Narin olduğu kadar yenilmez bedenini,
Teslim etti büyük yalanların boyunduruğuna.

Oysa hala içindeydi o tanrıça.
Doğanın tüm güçleri, sabırsızlıkla
Yeniden doğmayı bekliyorlardı onda.
Dünyanın şimdi çok ihtiyacı vardı ona.


2020 yılında cinsiyet eşitsizliğini tartışırken, söylemlerimizi hala ayrımcılık, baskı ve şiddet gibi negatif kavramlar üzerine kuruyoruz. Oysa kadının yüzyıllara, belki de binyıllara yayılan tarihsel süreçler sonucu unuttuğu potansiyelinin, keşfedilmeyi bekleyen yeteneklerinin ve hepsinden önemlisi birey olarak sahip olduğu öz değerin farkına varması için yapabileceklerimizi konuşarak, çok daha güçlü ve olumlu bir değişim sürecinin kapılarını aralamamız mümkün. “İçimdeki Tanrıça” sergisi, tam da bu nedenle kadının karşılaştığı olumsuzluklar yerine onun yaratıcılığına, dayanıklılığına, toplumsal yaşama kattığı ve katabileceği zenginliklere odaklanır. Altı kadın sanatçının eserlerinin yer aldığı sergi, kadının potansiyelini açığa çıkarmanın daha eşit ve mutlu bir dünya yaratmak adına sahip olduğu önemi vurgular.

Masallardaki arketipler ve onların temsil ettiği kolektif bilinçaltıyla ilgilenen Baysan Yüksel, “Gölge” adlı işinde bizi ay ışığının aydınlattığı karanlık bir ormana götürür. Burada, sanal gerçeklik gözlüğü takmış olarak yolunu bulmaya çalışan kadının boğazına sarılmış karanlık el, aslında kendi elinin gölgesidir. Başka bir deyişle kadın, nefes almasını zorlaştıran koşulları içselleştirmiştir ve özgürlüğe adım adım ilerlerken bile, toplumsal baskıların yarattığı huzursuzluktan tamamen kurtulamamıştır. Kendini bulabilmek için, önce sığındığı hayali dünyadan çıkıp onu çevreleyen gerçeklerle yüzleşmek ve bu gölgelerden kurtulmak zorundadır.
 

Büyük tarihsel anlatıların gündelik yaşamda ve popüler kültürdeki izdüşümlerine odaklanan Bengisu Bayrak, “Far from You” ile Mısırlı efsanevi diva Oum Kalthoum’un (Ümmü Gülsüm) portresini “Baed Annak” (Senden Uzakta) adı şarkısıyla birlikte betimler ve “günümüzde gerçek aşk hala var mı” sorusunu gündeme getirir. Öte yandan “Docteur Renauld – Bütün Hareketlerinize Rağmen”, Türkiye’nin modernleşme sürecinde reklamlarda çizilen kadın imgesindeki iyimserliği günümüze taşır. “Recipe Book” (Yemek Kitabı) adlı işinde ise Bayrak, kült film Casablanca’nın (1942) senaryosunda radikal bir değişiklik yapar; Hollywood’un kadına bakışını yansıtan duygusal ve kırılgan Ilsa (Ingrid Bergman) karakterini, Fransa karşıtı casuslardan biri olarak yeniden konumlandırır. Resimde görülen metin, soğukkanlı casus Ilsa’ya gönderilen bir görev mektubudur ve içerdiği yemek tarifi, görevin ayrıntılarını bildiren şifreli bir mesajdır.

Tuvallerinde desen ağırlıklı Doğu sanatıyla figüratif Batı sanatından öğeleri bir arada kullanan Ece Gauer, “Savaşçı” ile karşımıza çağların, coğrafyaların ve kültürlerin ötesinde bir yerde duran güçlü bir kadın imgesi çıkarır. Figür bize, sanat tarihinin farklı dönemlerinde güç ve bolluk simgesi olarak kullanılmış birçok nesne ve dokunun belli belirsiz iç içe geçtiği çok katmanlı bir düzlemden bakar. “Mare Nectaris” ise, adını Ay yüzeyindeki Kevser Denizi olarak bilinen düzlükten alır. Sonsuz bolluk ve doyumu simgeleyen kavramın sunak-kâse taşıyan kadın figürüyle birlikte sunulması ise rastlantı değildir; ne de olsa kadın, doğurganlığı ve kapsayıcılığıyla dünya üzerinde Kevser’i sunabilecek tek varlıktır. Görece daha soyut bir dile sahip “The Fall” ve “Purple Magnet” de bu iki yapıtta tekrar eden bazı öğelere referans vererek anlatının bütünselliğini güçlendirir. Bunlar arasında en belirgin olan, Anadolu kültüründe birçok farklı anlama sahip ve Gauer’in kadının başlıca yardımcısı olarak konumlandırdığı kuş imgesidir. 


Sanatında bireylerin maruz kaldığı baskıları ve onları bağlayan kalıplaşmış düşünceleri tartışmaya açan Leyla Emadi’nin sergiye özel olarak ürettiği yerleştirme, Hint asıllı Kanadalı kadın şair Rupi Kaur’un “Su Gibiyim Ben; Usul Usul Akarken Hayat Verir, Kabarıp Taştığımda Boğabilirim” dizelerinden yola çıkar. Emadi’ye göre Kaur, burada su metaforunu kullanarak kadının doğasını kusursuz bir biçimde betimler. Sevgi ve özenle yaklaşılan kadın, çevresine hayat verecek üretkenliğe ve güce sahiptir; ancak kötülük karşısında, yarattığı her şeyi yıkmayı göze alabilir ve buna muktedirdir.

Çalışmalarında iç dünyanın dışarıyla ilişkisini ve kimlik kavramını sorgulayan Merve Dündar, sergide kısmen puantilist bir yaklaşımla ürettiği “Kime Göre, Neye Göre” serisinden “Yeşil” ve “Mavi” başlıklı resimleriyle yer alır. Her iki kompozisyonda sanatçının boşlukta salınan ayakları ve arka planda yüzen karabataklar görülür. Kentin karmaşası ve günlük zorunluluklar arasında aldığı bu küçük molalar, bireyin doğanın bir parçası olduğunu duyumsayabildiği ve gerçekten kim olduğu üzerine düşünebildiği nadir anlardandır.

Toplumsal beklentilerin dayattığı rollere hapsolmuş birey, kendine mutlu anılarından öğeler barındıran zihinsel kaçış mekânları yaratır. Müge Ceyhan’ın soyut kompozisyonlarında resmettiği hayali mekânlar da, sanatçının bilinçaltının dış dünyadaki birer uzantısı gibidir. Sergide bir araya gelen dört iş olan “Mandalina Sokak”, “Kıyı”, “Işıklı Gece” ve “Ayçiçek Masalı”, akla Ege’nin sakin bir beldesine yapılan huzurlu, mutlu ve alabildiğine güneşli bir yolculuğu getirir. Bizler de tıpkı mitolojik kahramanlar gibi, kendi sesimizi bulmak için böyle yolculuklara gereksinim duyarız. Bunun için tek yapmamız gereken, o ilk adımı atma cesaretini gösterebilmektir.

​İpek Yeğinsü

Picture

10.03.-10.12.2020, Swissôtel The Bosphorus, İstanbul

To femininity first, man ascribed nature’s blessings,
Dedicating his most sincere prayers to Mother Earth.
In those ancient lands where goddesses ruled,
Through the ages, he worshipped her.

Then her own endless talents, she forgot.
Her great mind of reason and instinct,
Her body, both gracious and unbeatable,
To the biggest of lies, she submitted.

Yet in her, that goddess still was.
All of nature’s forces waiting
To be reborn in her, impatiently.
For more than ever, the world needed her.

In 2020, we still build our discourses of gender inequality on negative concepts like discrimination, pressure and violence. Yet, we might be able to bring more powerful and positive change by discussing what we can do to make women realize their potential forgotten through centuries, perhaps millennia, their talents awaiting discovery and, most importantly, their essential value as individuals. This is why, instead of the negativities she must overcome, “The Goddess in Me” focuses on a woman’s creativity, endurance and the richness she is able to bring into social life. The exhibition featuring artworks by six female artists mostly in painting, underlines the importance of unlocking women’s potential in the creation of a happier and more egalitarian world.

Baysan Yüksel is interested in the archetypes taken from fairy tales and the collective subconscious represented by them. In her “Shadow”, she takes us into a dark forest illuminated by moonlight. The dark hand grabbing the throat of a female figure who is trying to find her way and wearing virtual reality glasses is the shadow of her own hand. In other words, she has internalized the conditions imposed on her leaving her no space to breathe in, and even on her path to freedom, she is not immune to social anxiety. To find herself, she must first leave the imaginary world she seeks refuge in to face the reality around her and save herself from those shadows.

Bengisu Bayrak focuses on grand-narratives and their reflections in daily life and popular culture. In “Far from You”, she depicts the portrait of the legendary Egyptian diva Oum Kalthoum in combination with the latter’s song “Baed Annak” (Far from You), and asks whether real love still exists in our times. In “Docteur Renauld – Despite All Your Moves”, she carries to the present day the optimistic image of women in the ads from Turkey’s modernization period. Finally, in her “Recipe Book”, she makes a radical change to the script of the cult movie Casablanca (1942); she takes the emotional and vulnerable character Ilsa (Ingrid Bergman) representative of Hollywood’s stance towards women and repositions her as one of the spies working against France. The text in the painting is a mission letter addressed to Ilsa the cold-blooded spy, and the recipe is an encrypted message communicating the mission’s details.

Ece Gauer’s paintings combine the pattern-oriented Eastern art with figurative elements from Western art. In her “Warrior”, she presents the image of a powerful woman transcending historical periods, geographies and cultures. The figure gazes at us from a multi-layered composition where various objects and textures used as symbols of power and prosperity throughout art history are vaguely intertwined. “Mare Nectaris”, on the other hand, takes its name from a plane on the Moon’s surface. This concept symbolizing endless abundance and satiety being represented alongside a female figure is hardly coincidental; the woman is the only creature on earth able to offer Mare Nectaris with her fertility and inclusivity. With their relatively more abstract language, “The Fall” and “Purple Magnet” refer to certain elements repeated in the two works and contribute to the narrative coherence. With its various interpretations in the Anatolian culture and presented by Gauer as the woman’s leading supporter, the bird is the most evident among them.

Leyla Emadi explores the pressures exercised on the individuals, and the stereotyped thoughts binding them. Her site-specific installation is based on the verses “I am water; soft enough to offer life, tough enough to drown it away” by the Indian-Canadian female poet Rupi Kaur. According to Emadi, Kaur offers an excellent description of a woman’s nature by using the metaphor of water. The woman approached with love and care has the productivity and strength to give life to her surroundings; however, in the face of evil, she is able and has the courage to destroy everything she herself has created.

Merve Dündar questions the relationship between the inner and the outer worlds and the subject of identity. Both in “Green” and in “Blue” from her partially pointillist series “According to Whom, According to What”, we see the artist’s own feet dangling in the void and the cormorants swimming in the background. These short breaks taken from the city’s chaos and daily obligations are those rare moments during which we are able to sense being a part of nature and can reflect on who we really are.

Trapped in the roles imposed on her by social expectations, the individual imagines mental spaces of escapade involving elements from happy memories. Similarly, the imaginary places in Müge Ceyhan’s abstract compositions resemble the extensions of the artist’s subconscious in the external world. The four works in the exhibition, namely “Tangerine Street”, “Coast”, “Illuminated Night” and “Sunflower Tale”, are reminiscent of a peaceful, happy and sunny trip to a small town in the Aegean. Just like the mythological heroines, we need such journeys to find our own voice. All we need to do is to show the courage to take that first step.

​
BASINDAN

Sanatokur
Oggusto

Proudly powered by Weebly
  • Home
  • About
  • Artworks
  • Curating
  • Texts
  • Contact